Yargı Yetkisinin Sınırları


Devletlerin yargı bağışıklığı, uluslararası hukukun geleneksel kuralları uyarınca ve “devletlerin egemen eşitliği” temel varsayımından hareketle, bir devletin tüzel kişiliğinin başka bir devlet mahkemesi önünde yargılanamaması ilkesini ifade etmektedir. Bu ilke; eşitin, eşit üzerinde egemenliğinin olamayacağı, dolayısıyla eşitin, eşit üzerinde yargı yetkisinin de bulunmaması gerektiği esasları üzerine inşa edilen ve uluslararası kamu hukukunun kabul görmüş ilk kurallarındandır.

Devletlerin yargı bağışıklığı anlayışı, devletin egemen yetkiler kullandığına ve devletin tasarruflarının egemen yetki ve gücünün tezahürü olduğuna dayandırılmakta, devletin eylem ve işlem şeklinde kendini gösteren tasarruflarına karşı yargı yetkisi kullanmanın, egemen sıfatı aleyhine yargı yetkisinin kullanılmış olacağı ön kabulü üzerine oturtulmaktadır.

Devletin egemenlik hakkına dayanarak yapmış olduğu muameleler, hakimiyet tasarrufları olarak nitelendirilmektedir. Bu tür tasarruflar bakımından devletin yargı muafiyeti kabul edilmesine rağmen, özel hukuk kökenli tasarruflar bakımından devletin yargı muafiyetinin söz konusu olamayacağı kabul edilmektedir. Sonuç olarak devletin yargı muafiyetinden yararlanabilmesi için yaptığı işlemin hakimiyet hakkına dayandığının tespit edilmesi gerekir.

İlerleyen dönemlerde devletlerin, devlet olarak giriştiği işlem ve eylemleri ile özel hukuk muamelelerinin ayırt edilmesi gerektiği öngörülmeye başlanmış, nihayetinde devletler tarafından “kesin yargı bağışıklığı” ilkesine karşı “sınırlı yargı bağışıklığı” ilkesinin benimsenmesi yoluna gidilmiştir.

Bu anlayışa göre, devletlerin egemen yetkileri kullanmak suretiyle giriştiği tasarrufları yargı bağışıklığına tabi olacak, ancak özel hukuktan kaynaklanan birtakım eylem ve işlemleri ise yargı bağışıklığından yararlanamayacaktır.

“Sınırlı bağışıklık” anlayışı, devletin “devlet” olarak giriştiği işler ve eylemler ile endüstriyel ve ticari alanlardaki etkinlikleri arasındaki ayrıma dayanır. “Sınırlı bağışıklık” anlayışına göre, devlet “egemenlik” yetkisine dayanarak gerçekleşen eylem ve işlemleriyle ilgili olarak yargı bağışıklığından yaralanmasını sürdürecek ama “devlet sıfatıyla” değil de, sıradan bir özel hukuk kişisi olarak giriştiği işlerden ve eylemlerinden dolayı yargı bağışıklığı söz konusu olmayacaktır.

Devletin yapmış olduğu işlemlerin hakimiyet hakkına mı dayandığı yoksa özel hukuk kökenli bir hukuki işlem mi olduğu hususunda karar verme yetkisi, yargılanması söz konusu olan devlete ait bir mesele değildir. Bu hususta yetki, yargılamayı yapacak olan devletin bizatihi kendisine aittir. İhtilafın önüne gittiği yargı organı, ihtilafa konu işlemin hukuki niteliğini kendi hukukuna göre tespit edecektir. Ayrıca dikkat edilmesi gerekir ki yargı yetkisi HMK.m.114/1-a gereği bir dava şartıdır. Dolayısıyla hâkim, ihtilaf konusu olayda devletin yargı muafiyetinin söz konusu olup olmadığını re'sen araştırmak zorundadır.

Buna göre hakim, yabancı ülkenin tasarrufunu hakimiyet hakkına dayanarak yaptığı bir tasarruf olarak görür ise yargı muafiyeti kapsamında değerlendirecek, aksine özel hukuk kökenli bir hukuki işlem olarak görür ise, yargı muafiyetinin kapsamı dışında görüp yargılama yapacaktır.


Türk Hukukunda Durum

MÖHUK Öncesi

Türk mahkemelerinin ve Yargıtay’ın bu konudaki “geleneksel” tutumu, yabancı devletlere “kesin” bağışıklık tanımak olmuştur. Bu dönemde, trafik kazası, taşınmaz kirası, yapıt (eser) sözleşmesi gibi özel hukuk alanına girdiği konusunda kuşku bulunmayan konulara ilişkin davalarda bile, yabancı devletlere tam ve kesin yargı bağışıklığı tanınmıştır.

MÖHUK Sonrası

1982 yılında MÖHUK’nın yürürlüğe girmesiyle, yabancı devletlere tanınan yargı bağışıklığı konusu, çağdaş anlayışa uygun, sağlam bir pozitif hukuk temeline oturtulmuştur. MÖHUK m.49 uyarınca yabancı devlete, özel hukuk ilişkilerinden doğan hukukî uyuşmazlıklarda yargı muafiyeti tanınmaz.

Türk hukukunda MÖHUK m.49'da yabancı devlete, özel hukuk ilişkilerinden doğan hukuki uyuşmazlıklarda yargı muafiyeti tanınmayacağı kabul edilmiştir. Bu hükümden hareket edildiğinde, yargı muafiyetinin kapsamının tespitinde yabancı devletin yaptığı işlemin hukuki niteliği önem arz etmekte, hukuki işlem yapmasındaki amaç nazara alınmamaktadır. Bu sebeple yabancı devlet, hangi amaçla işlem yaparsa yapsın, özel hukuk kökenli hukuki işlem veya ilişkilerden doğacak uyuşmazlıklarda yargı muafiyetinden yararlanamayacaktır. Bu sonuç özellikle, haksız filler alanında önem arz etmektedir. Yabancı devlete ait bir araç veya yabancı devletin Türkiye'deki temsilciliğine ait hizmet aracı bir kazaya sebebiyet verdiğinde ya da yabancı devlet misyonunun veya misyonda görevli kişilerin yaptığı kira sözleşmelerinde Yargıtay'ın eski kararlarının aksine, yargı muafiyeti söz konusu olmayacaktır. Çünkü haksız fiilden ya da kira sözleşmesinden doğan bir özel hukuk ilişkisi söz konusudur.

Sonuç olarak Türk hâkimi, önüne gelen ihtilafa konu yabancı devletin işleminin hukuki niteliğini Türk hukukuna göre tespit edecek ve hukuki ilişkinin yabancı devletin hakimiyet tasarrufundan kaynaklanmadığı, özel hukuk ilişkisinden kaynaklandığı sonucuna varırsa yargılama hakkına sahip olacaktır.


KAYNAKLAR

ŞANLI C./ESEN E./ATAMAN-FİGANMEŞE İ.: “Milletlerarası Özel Hukuk”, İstanbul 2021

ÇELİKEL A./ERDEM B.: “Milletlerarası Özel Hukuk”, İstanbul 2021

NOMER E.: “Devletler Hususi Hukuku”, İstanbul 2017

DOĞAN V.: “Milletlerarası Özel Hukuk”, İstanbul 2021


YAZARLAR

Av. Mehmet Tuğberk DEKAK

Stj. Av. Selenay KÖSE